Pazar, Ağustos 9, 2026
Whatsapp
  • Gizlilik Politikası
  • S.S.S
  • Hakkımızda
Muteber Hukuk Bürosu
  • Anasayfa
  • Makaleler
    • Tazminat Hukuku
    • Sağlık ve Tıp Hukuku
    • İcra ve İflas Hukuku
    • İdare Hukuku
    • Gayrimenkul Hukuku
    • Ceza Hukuku
    • Fikri Mülkiyet Hukuku
    • Miras Hukuku
    • Şirketler Hukuku
    • İş Hukuku
    • Aile ve Boşanma Hukuku
  • Hizmetlerimiz
    • Aile Hukuku ve Boşanma Davası
    • Ceza Hukuku
    • Fikri ve Sınai Mülkiyet Koruması
    • Gayrimenkul Hukuku
    • İş Davaları ve Hukuku
    • Miras Hukuku ve Davası
    • Ticaret Hukuku ve Şirket Danışmanlığı
    • Uluslararası Hukuk ve Yabancılar Hukuku
    • İcra ve İflas Hukuku: Alacak Tahsili
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Yazarlarımız/Avukatlar
      • Av. Batuhan ATALAR
      • Av. HAMZA ÇOLAK
      • Av. Furkan ÇAPOĞLU
  • S.S.S
  • iletişim
  • Giriş
No Result
View All Result
Muteber Hukuk Bürosu
No Result
View All Result
Home Gayrimenkul Hukuku

Muris Muvazaası Nedir ? 2026

Av. Hamza Çolak by Av. Hamza Çolak
9 Ağustos 2026
in Gayrimenkul Hukuku
Okuma Süresi:31 dakika okuma
129 4
A A
0
KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDİR ? 2026

Av. Hamza ÇOLAK

152
SHARES
1.9k
VIEWS
ChatGPT'ye SorWhatsApp'ta PaylaşFacebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş
İçerik
1 Giriş
2 Muris Muvazaasının Hukuki Niteliği Ve Tarihsel Gelişimi
3 Muvazaanın Kurucu Unsurları
3.1 Muris Muvazaasının Görünürdeki İşlem
3.2 Muvazaa Anlaşması
4 Önerilen Makaleler
4.1 Miras Kalan Arsa, Ev veya Tarla Nasıl Satılır? 2026
4.2 Tasarrufun İptali Davası Nedir ? 2026
4.3 ÖNALIM NEDİR ? 2026
4.4 Kamulaştırmasız El Atma Nedir? 2026
4.4.1 Gizli Bağış
4.4.2 Mal Kaçırma Kastı
4.5 TBK M.19 Genel Muvazaa İle Muris Muvazaası Arasındaki İlişki ve Farklılıklar
4.6 İspat Rejimi
4.6.1 İspat Yükü ve İspat Standardı
4.6.2 Fiili Karineler ve Hayatın Olağan Akışı İlkesi
4.6.3 Tanıkla İspatın Sınırları ve Diğer Deliller
4.6.4 Bilirkişi Raporunun Rolü
4.7 Yargılama Usulü
4.7.1 Görevli ve Yetkili Mahkeme
4.7.2 İhtiyati Tedbir
4.7.3 Taraf Teşkili
4.7.4 Keşif Ve Bilirkişi İncelemesi
4.8 Dava Sonucu Ve Miras Payı Oranında Tescil İlkesi
4.9 Muris Muvazaası İle Tenkis Davasının Karşılaştırmalı Analizi
4.10 2026 Yılı İtibarıyla Dava Değeri, Harç Ve Vekalet Ücreti
4.11 Sonuç Ve Değerlendirme

Giriş

Muris muvazaası, Türk özel hukukunun miras hukuku ile borçlar hukukunun kesişim kümesinde yer alan, doktrinde ve yargısal içtihatlarda kendine özgü bir kurum olarak gelişmiş, uygulamada sıklıkla karşılaşılan ve oldukça karmaşık hukuki meseleleri bünyesinde barındıran bir müessesedir. En yalın tanımıyla muris muvazaası; mirasbırakanın, mirasçılarını miras haklarından yoksun bırakmak kasdıyla, gerçek iradesini gizleyerek, genellikle bir satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi görüntüsü altında, aslında bir bağışlama yapması ve bu yolla malvarlığını mirasçılarından kaçırmasıdır.

Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesinde düzenlenen genel muvazaa kurumu, sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların gerçek ve ortak iradelerinin esas alınacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki bu genel düzenleme, miras bırakanın ölümünden sonra geride kalan mirasçıların korunması ihtiyacını tam anlamıyla karşılamakta yetersiz kalmıştır. Zira Türk Borçlar Kanunu m.19

Madde 19

Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.
Borçlu, yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz.

kural olarak sözleşmenin taraflarına muvazaa iddiasını ileri sürme hakkı tanımakta; üçüncü kişilerin bu iddiayı ileri sürebilmesi ise belirli koşullara bağlanmaktadır. Mirasbırakan ile devralan arasındaki muvazaalı işlemden zarar gören mirasçılar, çoğu zaman bu işlemin tarafı olmadıkları gibi, işlemin yapıldığı anda herhangi bir aynî hakka da sahip bulunmamaktadırlar. İşte bu boşluk, 01.04.1974 tarihli ve 1974/1 Esas, 1974/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (1/2 sayılı İBK) ile doldurulmuş; böylece muris muvazaası, genel muvazaa hükümlerinden ayrışan, kendine özgü bir hukuki rejime kavuşmuştur.

Anılan İBK’da aynen şu ifadelere yer verilmiştir: “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması hâlinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hükmedilmiştir.

Bu karar, yalnızca bir içtihat birleştirme faaliyeti olmanın ötesinde, mirasçıların muris muvazaası nedeniyle uğradıkları hak kayıplarını gidermek üzere, yargısal içtihat yoluyla yaratılmış, neredeyse normatif nitelik kazanmış bir hukuki mekanizmadır.

1974 tarihli İBK’nın kabul edilme gerekçeleri incelendiğinde, kararın temelinde yatan toplumsal ve hukuki dinamikler açıkça görülmektedir. Ülkemizde özellikle kırsal kesimde ve aile içi ilişkilerde, mirasbırakanların bazı mirasçılarını mirastan mahrum bırakmak amacıyla taşınmazlarını muvazaalı satışlarla devretmesi yaygın bir toplumsal vakıa haline gelmişti. Mevcut yasal düzenlemeler ise mirasbırakanın ölümünden sonra mirasçıların bu tür işlemlere karşı koyabilmesi için yeterli hukuki zemini sağlamamaktaydı.

Tenkis davası yalnızca saklı pay sahibi mirasçılara tanınmış bir hak olup, saklı pay sahibi olmayan mirasçıların böyle bir korumadan yararlanması mümkün değildi. Ayrıca tenkis davası, belirli hak düşürücü sürelere tabi kılınmıştı ve her zaman etkin bir koruma sağlamaktan uzaktı. İşte bu toplumsal ihtiyaca cevap vermek ve mirasçılar arasında eşitliği sağlamak amacıyla Yargıtay, cesur ve ilerici bir yaklaşımla 1974 İBK’yı oluşturmuştur.

1990 yılına gelindiğinde, 1974 İBK’nın değiştirilmesi talebiyle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’na başvurulmuş; ancak 16.03.1990 tarihli ve 1989/1 Esas, 1990/2 Karar sayılı kararla değiştirmeye yer olmadığına hükmedilmiştir. Bu kararın gerekçesinde, aradan geçen on altı yıllık süre zarfında İBK’nın uygulamada yerleştiği, toplumsal adalet anlayışına uygun düştüğü ve mirasçıların haklarını korumada etkin bir araç olduğu vurgulanmıştır. Değiştirme talebinin reddedilme nedenleri arasında, İBK’nın yarattığı korumanın mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünü ölçüsüz biçimde kısıtlamadığı, sadece muvazaalı işlemlerin hükümsüzlüğünü yaptırıma bağladığı ve mirasbırakanın gerçek iradesine üstünlük tanıdığı düşüncesi yer almıştır. Bu yaklaşım, muris muvazaası kurumunun günümüze kadar uzanan varlık sebebini ve meşruiyet temelini de açıklamaktadır.

Bu makalede muris muvazaası kurumu, pozitif hukuk düzenlemeleri, yerleşik Yargıtay içtihatları ve doktrinsel yaklaşımlar ışığında kapsamlı bir incelemeye tabi tutulacaktır. Kurumun hukuki niteliği, tarihsel gelişimi, kurucu unsurları, genel muvazaa ile ilişkisi ve farklılıkları, ispat rejimi, yargılama usulü, dava sonucu ve özellikle tenkis davası ile karşılaştırmalı analizi detaylı bir şekilde ele alınacaktır. Ayrıca doktrindeki tartışmalı alanlara değinilecek, Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı perspektifinden konuya yaklaşımı irdelenecek ve 2026 yılı itibarıyla uygulamadaki güncel meseleler analiz edilecektir.

Muris Muvazaasının Hukuki Niteliği Ve Tarihsel Gelişimi

Muris muvazaası, hukuki niteliği itibarıyla nispi (mevsuf – vasıflı) muvazaanın özel bir görünüm biçimidir. Genel muvazaa teorisinde nispi muvazaa, tarafların gerçekte yapmak istedikleri bir işlemi, üçüncü kişilerden gizlemek amacıyla, bir başka işlem görüntüsü altında gerçekleştirmeleri olarak tanımlanır. Muris muvazaasında da mirasbırakan, gerçekte bir bağış sözleşmesi yapmayı arzu etmekte; fakat bu gerçek iradesini gizleyerek işlemi bir satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi olarak göstermektedir. Bu haliyle muris muvazaası, görünürdeki işlemin vasfını tamamen değiştirdiği için, doktrinde “tam muvazaa” olarak da nitelendirilmektedir.


Kurumun hukuki dayanağı kademeli bir yapı arz eder. İlk basamakta TBK m.19’un genel muvazaa düzenlemesi yer almakta, ikinci basamakta ise 1974 tarihli İBK ile bu genel düzenlemenin miras hukukuna özgü yorum ve uygulama biçimi belirlenmiş bulunmaktadır. Bu yapı, aslında Türk hukukunda yargıcın hukuk yaratma yetkisinin sınırlarını ve içtihatların normatif değerini göstermesi bakımından da öğretici bir örnek teşkil etmektedir. Yargıtay, kanun koyucunun öngörmediği bir boşluğu, mevcut genel hükmü yorumlayarak ve miras hukukunun temel ilkeleriyle bağdaştırarak doldurmuş; böylece içtihat yoluyla hukuk geliştirilmiştir.


Muris muvazaası davasının hukuki niteliğinin belirlenmesi, usul hukuku ve maddi hukuk açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihadı, bu davayı bir aynî hak davası olarak nitelendirmektedir. Davacı mirasçı, muvazaalı işlem nedeniyle tapuda yolsuz tescilin düzeltilmesini ve kendi miras payı oranında adına tescil yapılmasını talep etmektedir. Bu nitelendirmenin en önemli sonucu, davanın herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi olmamasıdır.


Kurumun tarihsel gelişimi incelendiğinde, 1974 İBK öncesindeki uygulamanın oldukça sınırlı olduğu görülmektedir. İBK’dan önce, mirasçıların muris muvazaası iddiasıyla dava açabilmeleri, ancak genel muvazaa hükümleri çerçevesinde ve sınırlı koşullarla mümkün olabilmekteydi. Özellikle 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde, muvazaa iddiasının üçüncü kişilerce ileri sürülmesi konusunda ciddi tereddütler yaşanmaktaydı. 1974 İBK, bu tereddütleri gidermiş ve mirasçılara doğrudan dava hakkı tanımıştır. 1990 yılındaki değiştirmeye yer olmadığına dair karar ise, kurumu teyit etmiş ve yerleşmesini sağlamıştır.


2001 yılında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun, 2011 yılında ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesi, muris muvazaası kurumunun pozitif dayanaklarını etkilemiş midir? Bu soruya olumlu yanıt vermek güçtür. Her iki kanun da muvazaa konusunda esaslı bir değişiklik öngörmemiş; TBK m.19, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesindeki hükmü büyük ölçüde muhafaza etmiştir. Dolayısıyla 1974 İBK’nın dayandığı pozitif hukuk temeli varlığını sürdürmüş; İBK, güncelliğini ve geçerliliğini korumuştur. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yeni kanunlar döneminde verdiği çok sayıda kararda 1974 İBK’ya atıf yapmaya devam etmiş ve kurumu uygulamıştır.


Muris muvazaasının hukuki niteliğine ilişkin bir diğer önemli tartışma, davacı mirasçının hukuki sıfatına ilişkindir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre davacı mirasçı, bu davayı açarken mirasbırakanın külli halefi sıfatıyla değil, bizzat kendi miras hakkına dayanarak ve üçüncü kişi sıfatıyla hareket etmektedir. Bu nitelendirmenin ispat hukuku açısından çok önemli bir sonucu vardır: Davacı mirasçı, sözleşmenin tarafı olmadığı için üçüncü kişi konumunda kabul edilmekte ve HMK m.203/d uyarınca tanık dahil her türlü delille iddiasını ispat edebilmektedir. Eğer davacı mirasçı, mirasbırakanın külli halefi olarak nitelendirilseydi, HMK m.200 uyarınca senetle ispat zorunluluğuyla karşılaşabilecekti. Yargıtay’ın bu yaklaşımı, mirasçının ispat hakkını genişletmekte ve muvazaa iddiasının ispatını kolaylaştırmaktadır.

Muvazaanın Kurucu Unsurları

Muris muvazaasından söz edilebilmesi için dört kurucu unsurun bir arada bulunması zorunludur. Bu unsurlar; görünürdeki işlem, muvazaa anlaşması, gizli bağış ve mal kaçırma kastıdır. Unsurlardan herhangi birinin eksikliği halinde, muris muvazaası oluşmaz ve 1974 İBK uygulanamaz. Aşağıda bu dört unsur ayrıntılı biçimde incelenecektir.

Muris Muvazaasının Görünürdeki İşlem

Görünürdeki işlem, muris muvazaasının dış dünyaya yansıyan, üçüncü kişiler tarafından algılanan ve resmi kayıtlara geçen yüzüdür. Uygulamada en sık karşılaşılan görünürdeki işlem türleri satış sözleşmesi ve ölünceye kadar bakma sözleşmesidir. Bununla birlikte, trampa, mal değişim sözleşmesi veya kat karşılığı inşaat sözleşmesi gibi başka sözleşme türleri de görünürdeki işlem olarak kullanılabilir. Önemli olan, görünürdeki işlemin tarafların gerçek iradelerine uygun olmaması ve sırf mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapılmış olmasıdır.


Görünürdeki işlem bakımından dikkat çeken en önemli hukuki sorun, şekil meselesidir. Görünürdeki satış işlemi, kural olarak tapu sicil müdürlüğü önünde resmi şekilde yapılmakta ve bu yönüyle şekil şartına uygundur. Ancak bu şekli geçerlilik, görünürdeki işlemin arkasına gizlenen bağış sözleşmesini kapsamaz. Zira tarafların gerçek iradeleri bağış yapmak yönünde olup, bu irade tapu memuru önünde açıklanmamıştır. Tam tersine, taraflar tapu memuruna satış yapma iradelerini beyan etmişlerdir. Bu durumda, bağış sözleşmesi için TMK m.706, TBK m.237 ve Tapu Kanunu m.26’da öngörülen resmi şekil şartı yerine getirilmiş sayılmaz. Görünürdeki işlemin resmi şekle uygunluğu, gizli bağıştaki şekil eksikliğini gidermez. Bu husus, muris muvazaası teorisinin en can alıcı noktalarından birini oluşturmaktadır.


Şekil sorunsalının derinlemesine analizi, muvazaa teorisinin temel mantığını da açıklamaktadır. Muvazaada taraflar, görünürdeki işlemin kendileri arasında hüküm ve sonuç doğurmayacağı konusunda anlaşmışlardır. Görünürdeki işlem, sırf üçüncü kişilere karşı bir görüntü yaratmak amacına hizmet etmektedir. Bu nedenle görünürdeki işlemin şekil şartlarına uygun olması, onun maddi hukuk bakımından geçerli olduğu anlamına gelmez. Muvazaa nedeniyle butlanla malul olan bir işlemin şeklen geçerli olması, butlan yaptırımını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, gizli bağış sözleşmesi de kendi başına ele alındığında şekil şartına uyulmadığı için geçersizdir. Sonuç itibarıyla, hem görünürdeki işlem (muvazaa nedeniyle) hem de gizli işlem (şekil eksikliği nedeniyle) butlanla malul olup, tapudaki tescil yolsuz tescil niteliğini kazanır.

Muvazaa Anlaşması

Muvazaa anlaşması, taraflar arasında yapılan ve görünürdeki işlemin kendilerini bağlamayacağına, gerçek iradelerinin gizli işlem doğrultusunda olduğuna dair gizli mutabakattır. Bu anlaşma, muvazaanın temelini oluşturur ve tarafların ortak iradesini yansıtır. Muvazaa anlaşması olmadan, yalnızca taraflardan birinin gizli bir amaç taşıması muvazaa oluşturmaz; bu durumda ancak irade sakatlığı (hata, hile) veya zihni kayıt söz konusu olabilir.

Önerilen Makaleler

Miras Kalan Arsa, Ev veya Tarla Nasıl Satılır? 2026

11 Haziran 2026
2k
KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDİR ? 2026

Tasarrufun İptali Davası Nedir ? 2026

24 Mayıs 2026
1.9k
KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDİR ? 2026

ÖNALIM NEDİR ? 2026

3 Mayıs 2026
1.9k
KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDİR ? 2026

Kamulaştırmasız El Atma Nedir? 2026

26 Nisan 2026
2k


Muris muvazaasında muvazaa anlaşması, mirasbırakan ile devralan (genellikle mirasçılardan biri veya yakın bir üçüncü kişi) arasında yapılır. Her iki taraf da, görünürdeki satış işleminin gerçek bir satış olmadığını, asıl amacın bağış yapmak olduğunu bilmekte ve bu konuda mutabık bulunmaktadırlar. Muvazaa anlaşmasının ispatı, çoğu zaman yazılı delillerle mümkün olmaz; zira taraflar böyle bir anlaşmayı yazılı hale getirmemeye özen gösterirler. Bu noktada, davacı mirasçının tanık dahil her türlü delille ispat hakkı devreye girer ve muvazaa anlaşmasının varlığı dolaylı delillerle ortaya konulur.

Gizli Bağış

Gizli bağış, muris muvazaasının özünü oluşturan ve tarafların gerçek iradelerine uygun olan işlemdir. Mirasbırakan, görünürdeki satışın altında yatan gerçek amacı doğrultusunda, taşınmazını karşılıksız olarak devretmektedir. Bu bağış, kural olarak elden bağış niteliğindedir; ancak taşınmazın mülkiyetinin devri söz konusu olduğundan, resmi şekil şartına tabidir ve bu şart yerine getirilmediği için geçersizdir.


Gizli bağışın hukuki sonuçlarını değerlendirirken, TBK’nın bağışlama hükümleriyle birlikte TMK’nın miras hukuku hükümlerini de göz önünde bulundurmak gerekir. TMK m.669 uyarınca, mirasbırakanın sağlararası karşılıksız kazandırmaları, belirli koşullar altında tenkise tabi tutulabilir. Ancak muris muvazaası davasında amaç, bağışın tenkisi değil; bağışın hükümsüz olduğunun tespiti ve buna bağlı olarak tapu kaydının iptali ile tescilin düzeltilmesidir. Bu yönüyle muris muvazaası davası, tenkis davasından tamamen farklı bir hukuki sebebe dayanmakta ve farklı sonuçlar doğurmaktadır.

Mal Kaçırma Kastı

Mal kaçırma kastı (mirasçıdan mal kaçırma amacı), muris muvazaasını diğer muvazaa türlerinden ayıran en kritik unsurdur. Mirasbırakan, bu işlemi yaparken amacı, mirasçılarını miras haklarından yoksun bırakmak olmalıdır. Bu kastın bulunmadığı durumlarda, örneğin mirasbırakanın gerçekten bir satış yapmak istediği ancak işlemin bazı yönlerden muvazaalı unsurlar taşıdığı hallerde, 1974 İBK uygulanmaz. HGK’nın E.2022/947, K.2024/164 sayılı kararı, paylaştırma kastı ile mal kaçırma kastı arasındaki ince ayrımı ele almış ve mirasbırakanın amacının mirasçılar arasında hakkaniyetli bir paylaştırma yapmak olması durumunda mal kaçırma kastından söz edilemeyeceğini vurgulamıştır.


Mal kaçırma kastının tespiti, muvazaa davasının en zorlu ve en kritik aşamasını oluşturmaktadır. Mirasbırakanın iç dünyasında saklı olan bu kast, doğrudan doğruya ispatlanamaz; ancak birtakım objektif olgulardan, fiili karinelerden ve hayatın olağan akışına ilişkin değerlendirmelerden hareketle dolaylı olarak ortaya konulabilir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadında, mal kaçırma kastının varlığını gösteren altı temel objektif kriter (fiili karine) geliştirilmiştir. Aşağıda bu kriterler ayrıntılı olarak incelenecektir.


İlk kriter, satış bedeli ile gerçek değer arasındaki farktır. HGK E.2023/212 K.2024/466 sayılı kararında, tapuda gösterilen satış bedeli ile bilirkişi raporunda tespit edilen gerçek değer arasındaki fahiş farkın muvazaa yönünde güçlü bir olgu oluşturduğu kabul edilmiştir. Fahiş fark, tek başına muvazaanın ispatı için yeterli olmamakla birlikte, diğer delillerle birlikte değerlendirilmelidir. HGK E.2019/478 K.2022/261 sayılı kararında ise, satış bedelinin tek başına muvazaa kanıtı olmadığı, diğer kanıtlarla birlikte ele alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, ispat yükünün davacıda olduğu kuralıyla da uyumludur.


İkinci kriter, devralanın alım gücüdür. Devralanın ekonomik ve sosyal durumu, satış bedelini ödeyebilecek yeterlilikte olup olmadığı araştırılır. Devralanın geliri, malvarlığı ve genel ekonomik durumu ile satış bedeli arasında açık bir orantısızlık varsa, bu durum muvazaa lehine yorumlanır. Özellikle dar gelirli bir aile ferdinin, yüksek değerli bir taşınmazı satın almış görünmesi, hayatın olağan akışına aykırılık teşkil eder.


Üçüncü kriter, mirasbırakanın işlemi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığıdır. Mirasbırakanın taşınmazını gerçekten satmasını gerektirecek bir ihtiyacı var mıydı? Acil nakit ihtiyacı, sağlık giderleri, borç ödeme zorunluluğu gibi haklı nedenler mevcutsa, satışın muvazaalı olmadığı sonucuna varılabilir. Buna karşılık, mirasbırakanın herhangi bir haklı neden olmaksızın, özellikle de ölüme yakın bir dönemde taşınmazını devretmiş olması, muvazaa şüphesini kuvvetlendirir.


Dördüncü kriter, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişkilerdir. Taşınmazın devredildiği kişi ile mirasbırakan arasındaki yakınlık derecesi, bağlılık ve duygusal ilişkiler dikkate alınır. Taşınmazın, diğer mirasçıları dışlayacak biçimde yalnızca bir mirasçıya devredilmesi veya mirasbırakanın bakımıyla ilgilenen bir yakınına aktarılması durumunda, mirasçılardan mal kaçırma kastının varlığı daha kolay kabul edilir. HGK E.2023/348 K.2024/535 sayılı kararında, tüm mirasçılara kazandırma yapılmasının mal kaçırma kastını bertaraf ettiği sonucuna varılmıştır.


Beşinci kriter, temlikin ölüme yakın bir zamanda yapılmasıdır. Mirasbırakanın, ölümünden kısa bir süre önce taşınmazını devretmesi, mal kaçırma kastının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilir. Özellikle ağır bir hastalık döneminde, hastanede yatarken veya ölüm döşeğinde yapılan devirler, hayatın olağan akışına aykırılık oluşturur ve muvazaa karinesini destekler.


Altıncı kriter, aracı malik kullanılmasıdır. Mirasbırakan, taşınmazını önce güvendiği bir üçüncü kişiye devreder; bu kişi de daha sonra taşınmazı asıl hedeflenen kişiye (genellikle bir mirasçıya) aktarır. Bu zincirleme işlem, mirasçıların dava açmasını zorlaştırmak ve gerçek amacı gizlemek için kullanılır. Yargıtay, aracı malik kullanımını muvazaa lehine yorumlamakta ve işlemin taraflarını araştırmaktadır.

TBK M.19 Genel Muvazaa İle Muris Muvazaası Arasındaki İlişki ve Farklılıklar

TBK m.19, Türk borçlar hukukunda muvazaanın genel düzenlemesini içermektedir. Maddenin birinci fıkrası uyarınca, bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. İkinci fıkra ise, borçlunun yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı muvazaa savunmasında bulunulamayacağını düzenlemektedir. Bu genel hüküm, tüm muvazaa türleri için uygulama alanı bulmakla birlikte, muris muvazaasının özellikleri karşısında yetersiz kalmakta ve tamamlayıcı bir yoruma ihtiyaç göstermektedir.


Genel muvazaa ile muris muvazaası arasındaki en temel fark, muris muvazaasında aranan özel kast unsurudur. Genel muvazaada tarafların üçüncü kişileri aldatmak kastı yeterli iken, muris muvazaasında bu kastın özel olarak mirasçılardan mal kaçırmaya yönelik olması gerekir. Mirasbırakanın amacı alacaklılarından mal kaçırmak ise, bu durumda taraf muvazaası söz konusu olur ve muris muvazaası hükümleri uygulanmaz. Aynı şekilde, mirasbırakanın işlemi yaparken vergiden kaçınma, kamulaştırmadan kurtulma gibi saiklerle hareket etmesi halinde de muris muvazaası değil, genel muvazaa hükümleri gündeme gelir.


İkinci önemli fark, davacı çevresi bakımındandır. TBK m.19, kural olarak sözleşmenin taraflarına muvazaa iddiasını ileri sürme hakkı vermektedir. Üçüncü kişiler ise ancak muvazaalı işlemden zarar görmeleri koşuluyla ve belirli şartlar altında muvazaayı ileri sürebilirler. Oysa muris muvazaasında, 1974 İBK uyarınca saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılar doğrudan dava hakkına sahiptir. Mirasçılar, muvazaalı işlemin tarafı olmamalarına rağmen, doğrudan kendi miras haklarını korumak amacıyla dava açabilmektedirler. Bu durum, İBK’nın genel muvazaadan ayrılan en önemli özelliğini oluşturmaktadır.


Üçüncü fark, uygulanacak yaptırım açısındandır. Genel muvazaada, görünürdeki işlem muvazaa nedeniyle, gizli işlem ise (eğer varsa) kendi geçerlilik şartlarına göre değerlendirilir. Muris muvazaasında ise hem görünürdeki işlem (muvazaa nedeniyle) hem de gizli bağış (şekil eksikliği nedeniyle) butlanla maluldür ve sonuç olarak tapu kaydının iptali ile miras payı oranında tescil yoluna gidilir.


Dördüncü fark, ispat rejiminde kendisini gösterir. Genel muvazaada, sözleşmenin tarafları HMK m.200 uyarınca muvazaayı ancak yazılı delille (senetle) ispat edebilirken, üçüncü kişiler tanık dahil her türlü delile başvurabilir. Muris muvazaasında ise davacı mirasçı, üçüncü kişi sıfatıyla hareket ettiğinden, tanık dahil her türlü delilden yararlanabilir.


Beşinci fark, zamanaşımı ve hak düşürücü süreler bakımındandır. Genel muvazaada, işlemin tarafı olan kişiler bakımından butlanın ileri sürülmesi herhangi bir süreye bağlı değildir. Ancak üçüncü kişilerin muvazaa nedeniyle uğradıkları zararların tazmini, genel zamanaşımı süresine tabidir. Muris muvazaasında ise dava, aynî hakka ilişkin kabul edildiğinden, Kadastro Kanunu m.12/3 istisnası dışında herhangi bir süre sınırlamasına tabi değildir.


Genel muvazaa ile muris muvazaası arasındaki ilişki, bir genel norm – özel norm ilişkisi olarak nitelendirilemez. Zira muris muvazaası, yasal bir düzenleme değil, İBK ile yaratılmış bir kurumdur. Bu nedenle iki kurum arasındaki ilişki, daha çok tamamlayıcılık ve yorum ilişkisi olarak görülmelidir. TBK m.19, muris muvazaasının da temelini oluşturan genel muvazaa ilkesini koyar; 1974 İBK ise bu genel ilkeyi miras hukuku bağlamında özel olarak yorumlar ve uygular.

İspat Rejimi

İspat Yükü ve İspat Standardı

Medeni usul hukukunun temel ilkelerinden biri olan “iddia eden ispatlar” kuralı (TMK m.6, HMK m.190), muris muvazaası davalarında da geçerlidir. Buna göre, muvazaa iddiasını ileri süren davacı mirasçı, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İspat yükünün davacıda olması, davanın başarı şansını belirleyen en kritik unsurlardan biridir.


Bununla birlikte, Yargıtay içtihadı, ispat yükünün pratikte yumuşatılmasına imkan tanıyacak bir ispat standardı geliştirmiştir. Davacı mirasçıdan, muvazaa iddiasını kesin delillerle kanıtlaması beklenmez; fiili karineler ve hayatın olağan akışına aykırılık oluşturan olgularla iddiasını ortaya koyması yeterlidir. Somut delillerle desteklenmiş ve hayatın olağan akışına uygun düşen bir muvazaa iddiası, aksi kanıtlanmadıkça doğru kabul edilir.


İspat yüküne ilişkin bu genel çerçeve, tarafların iddia ve savunmalarını şekillendirirken büyük önem taşır. Davacı mirasçı, muvazaa iddiasını destekleyen tüm objektif olguları titizlikle toplamalı, mümkün olduğunca somut verilere dayanmalı ve iddiasını sağlam bir temele oturtmalıdır. Davalı ise, davacı tarafından ileri sürülen olguların aksini kanıtlamak veya en azından iddiayı çürütecek karşı deliller sunmak durumundadır.

Fiili Karineler ve Hayatın Olağan Akışı İlkesi

Muris muvazaası davalarında ispat, büyük ölçüde fiili karineler ve hayatın olağan akışı ilkesi üzerinden yürütülmektedir. Fiili karine, ispatlanmış bir olgudan, ispatlanması gereken bir başka olgunun çıkarılması işlemidir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadı, yukarıda da değinilen altı temel fiili karineyi esas almaktadır. Bu karinelerin her biri, aşağıda daha ayrıntılı olarak incelenecektir.


Taşınmazın gerçek değeri ile tapuda gösterilen satış bedeli arasındaki fark, muvazaanın en somut göstergelerinden biridir. Ancak bu karinenin uygulanabilmesi için, farkın gerçekten fahiş olması, yani makul ve kabul edilebilir sınırların ötesine geçmesi gerekir. Taşınmazın piyasa değerinin yarısından daha düşük bir bedelle satılmış olması, tipik bir fahiş fark örneğidir. Gerçekten de miras bırakanın, taşınmazın mülkiyetini devretmesine rağmen intifa hakkını üzerinde tutması ve herhangi bir bedel almamış olması, muvazaa iddiasını güçlü biçimde destekleyen bir olgudur.


Devralanın alım gücüne ilişkin karine, özellikle dar gelirli ve düzenli bir malvarlığı bulunmayan kişilerin yüksek değerli taşınmazları satın almış görünmesi durumunda uygulanır. Mahkeme, devralanın banka hesap hareketleri, tapu kayıtları, vergi beyannameleri ve diğer ekonomik veriler üzerinden alım gücünü araştırır. Devralanın satış bedelini ödediğine dair banka dekontu, havale belgesi veya başkaca ödeme belgesi sunamaması, işlemin muvazaalı olduğu yönünde ciddi bir emare oluşturur.


Mirasbırakanın işlemi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, muvazaa iddiasının değerlendirilmesinde kritik bir rol oynar. Mirasbırakanın tedavi giderleri, acil nakit ihtiyacı, borç ödeme zorunluluğu gibi somut ve belgelenebilir nedenlerle taşınmazını sattığını kanıtlaması veya en azından bu yönde emarelerin bulunması, davanın reddine yol açabilir. Buna karşılık, mirasbırakanın herhangi bir maddi sıkıntısı yokken, özellikle de tüm malvarlığını bir mirasçısına devrederken diğer mirasçılarını dışlaması, mal kaçırma kastının en güçlü belirtilerinden biridir.


Beşeri ilişkiler kriteri, mirasbırakan ile devralan arasındaki yakınlık derecesine odaklanır. Devralanın, mirasbırakanın çocuklarından biri, bakımını üstlenen bir yakını veya özel ilgi gösterdiği bir kişi olması, diğer mirasçıların dışlanmış olması halinde muvazaa lehine yorumlanır. HGK E.2023/348 K.2024/535 sayılı kararında, tüm mirasçılara kazandırma yapılmış olmasının mal kaçırma kastını bertaraf ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu karardan hareketle, mirasbırakanın sağlığında tüm mirasçılarını kapsayan, dengeli ve hakkaniyetli bir paylaştırma yapması durumunda, mal kaçırma kastından söz edilemez.


Ölüme yakınlık kriteri, mirasbırakanın temliki ölümünden kısa bir süre önce gerçekleştirmiş olmasını esas alır. Özellikle mirasbırakanın ileri yaşta olması, ağır bir hastalık döneminde bulunması, hastanede yatarken işlemi yapması gibi durumlar, temlikin olağan bir satış olmadığına, bilakis ölüm sonrasında mirasçıların hak kaybına uğratılmak istendiğine işaret eder.


Aracı malik kullanılması, muris muvazaasının daha sofistike bir görünüm biçimidir. Mirasbırakan, taşınmazını önce güvendiği bir üçüncü kişiye devreder; bu kişi de kısa bir süre sonra taşınmazı asıl hedeflenen kişiye aktarır. Arada bir satış zinciri görüntüsü oluşturularak muvazaanın üzeri örtülmeye çalışılır. Yargıtay, bu tür zincirleme işlemlerde özellikle ikinci devralanın muvazaayı bilip bilmediğini ve iyiniyetli olup olmadığını araştırmaktadır.

Tanıkla İspatın Sınırları ve Diğer Deliller

Davacı mirasçının tanıkla ispat hakkı, muris muvazaası davasının en ayırt edici özelliklerinden biridir. Yukarıda da belirtildiği üzere, davacı mirasçı üçüncü kişi sıfatıyla hareket ettiğinden, HMK m.203/d uyarınca tanık dinletebilir. Bu ayrıcalık, muvazaa iddiasının ispatını kolaylaştırmakta ve davanın etkinliğini artırmaktadır.


Tanık beyanları, özellikle mirasbırakanın mal kaçırma kastını ortaya koymak bakımından önem taşır. Mirasbırakanın çevresindeki kişiler, onun muvazaalı işleme ilişkin sözlerini, davranışlarını ve niyetini aktararak olayın aydınlatılmasına katkıda bulunabilirler. Örneğin, mirasbırakanın “Bu evi satmış gibi göstereceğiz ama aslında …’ ye bağışlayacağım” şeklindeki bir beyanı, tanık anlatımlarıyla ispatlanabilir.


Tanık dışında, yazılı delil başlangıcı, yemin, kesin hüküm, ikrar ve HMK’da düzenlenen diğer ispat vasıtaları da kullanılabilir. Yazılı delil başlangıcı (HMK m.202) kurumu, kanunda öngörülen koşulların varlığı halinde önem kazanır. Mirasbırakanın el yazısıyla yazdığı bir not, bir mektup, banka dekontları, kredi sözleşmeleri gibi belgeler, yazılı delil başlangıcı olarak değerlendirilebilir ve tanıkla ispatı mümkün kılar.

Bilirkişi Raporunun Rolü

Bilirkişi incelemesi, muris muvazaası davalarının vazgeçilmez bir unsurudur. Mahkeme, taşınmazın devir tarihindeki ve dava tarihindeki gerçek değerinin tespiti için mutlaka bilirkişi raporu almalıdır. Bilirkişi raporunda, taşınmazın niteliği, konumu, imar durumu, ulaşım imkanları, altyapı hizmetlerinden yararlanma durumu, çevresel özellikleri ve emsal satış bedelleri gibi tüm objektif veriler dikkate alınmalıdır.


Bilirkişi raporu, satış bedeli ile gerçek değer arasındaki farkın saptanması bakımından hayati öneme sahiptir. Ancak, yalnız başına bilirkişi raporundaki değer farkı muvazaanın ispatı için yeterli değildir. Bu farkın diğer objektif kriterlerle birlikte değerlendirilmesi ve bir bütünlük içinde ele alınması gerekir. Aksi takdirde, sırf değer farkını esas alarak karar vermek, hatalı sonuçlara yol açabilir.


Keşif de bilirkişi incelemesiyle birlikte yürütülen ve taşınmazın mahallinde görülerek değerlendirilmesini sağlayan önemli bir usul işlemidir. Hakimin taşınmazı yerinde görmesi, bilirkişi raporunu denetlemesini ve raporla fiili durum arasındaki uyumu kontrol etmesini sağlar. Keşif sırasında bilirkişi, taşınmazın özelliklerini ayrıntılı olarak inceler ve raporunu somut gözlemlere dayandırır.

Yargılama Usulü

Görevli ve Yetkili Mahkeme

Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında görevli mahkeme, taşınmazın aynına ilişkin bulunması nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesidir. 6100 sayılı HMK’nın 2. maddesi uyarınca, malvarlığı haklarına ilişkin davalarda aksine bir düzenleme olmadıkça Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Dava konusunun bir taşınmaz olması, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin görevli olduğu anlamına gelmez; zira HMK m.4’te Sulh Hukuk Mahkemesi’nin görevli olduğu işler sınırlı olarak sayılmıştır ve tapu iptal ve tescil davaları bu kapsamda yer almaz.


Yetkili mahkeme ise HMK m.12 uyarınca taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Bu yetki kuralı kesin olup, taraflarca aksi kararlaştırılamaz ve hakim tarafından re’sen gözetilir. Taşınmazın birden fazla yerde bulunması veya taşınmazın bulunduğu yerin tespitinde tereddüt yaşanması halinde, HMK’nın ilgili hükümleri çerçevesinde yetkili mahkeme belirlenir.

İhtiyati Tedbir

Muris muvazaası davalarında, en önemli usuli güvencelerden biri ihtiyati tedbirdir. Taşınmazın dava sırasında üçüncü kişilere devredilmesini önlemek ve dava sonucunun anlamsız kalmasını engellemek amacıyla, davacı mirasçı ihtiyati tedbir talep edebilir. HMK m.389 vd. hükümleri uyarınca, davanın esası yönünden haklılığa ilişkin yaklaşık ispat kuralı çerçevesinde talep değerlendirilir. İhtiyati tedbir kararı verildiğinde, tapu kütüğüne şerh edilir ve taşınmazın üçüncü kişilere devri fiilen engellenir.

Taraf Teşkili

Muris muvazaası davasında taraf teşkili, davanın görülebilmesi için zorunlu bir usuli koşuldur. Davanın, taşınmazın halihazırdaki kayıt malikine veya maliklerine karşı açılması gerekir. Kayıt maliki üçüncü bir kişi ise, bu kişi davalı gösterilir. Kayıt maliki mirasçılardan biri veya birkaçı ise, onlar davalı sıfatını taşır. Davacı taraf bakımından ise, her mirasçı kendi miras payı oranında bağımsız olarak dava açabilir; tüm mirasçıların birlikte dava açması zorunlu değildir.


Elbirliği mülkiyeti (iştirak halinde mülkiyet) ile paylı mülkiyet (müşterek mülkiyet) ayrımı, mirasçıların dava açma biçimini doğrudan etkiler. Mirasın açılmasıyla birlikte, mirasçılar arasında TMK m.640 uyarınca elbirliği mülkiyeti doğar. Elbirliği mülkiyetinde, ortakların belirlenmiş payları olmayıp, her birinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. Bu durum, muris muvazaası davasının terekeye iade şeklinde açılması halinde, tüm mirasçıların birlikte hareket etmesi zorunluluğunu doğurur.

Buna karşılık, davacı mirasçının kendi miras payı oranında iptal ve tescil talep etmesi halinde, elbirliği mülkiyeti engeli aşılmış olur ve her mirasçı tek başına dava açabilir. Uygulamada çoğunlukla tercih edilen yol, miras payı oranında tescil talebidir; zira bu yol, mirasçıya daha hızlı ve etkin bir koruma sağlar.

Keşif Ve Bilirkişi İncelemesi

Mahkemece taşınmazın bulunduğu yerde keşif yapılması ve bilirkişi raporu alınması, yargılama usulünün ayrılmaz bir parçasıdır. Keşif sırasında hakim, taşınmazı yerinde görür, tarafların ve varsa tanıkların beyanlarını dinler, bilirkişiye gerekli incelemeleri yapması için talimat verir. Bilirkişi raporunda, taşınmazın devir tarihindeki ve dava tarihindeki değerleri ayrı ayrı tespit edilir; ayrıca taşınmazın nitelikleri, kullanım durumu ve diğer objektif özellikleri de raporda yer alır. Hakim, bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirir; raporu yeterli bulmazsa ek rapor veya yeni bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verebilir.

Dava Sonucu Ve Miras Payı Oranında Tescil İlkesi

Muris muvazaası davasının başarıya ulaşması halinde, yani muvazaa iddiasının ispatlanması durumunda, mahkemece verilecek hüküm çeşitli biçimlerde tezahür edebilir. Uygulamada en sık karşılaşılan talep, davacı mirasçının kendi miras payı oranında tapu iptali ve tescil talebidir. Bu talebin kabulü halinde, taşınmazın tamamının veya bir kısmının tapu kaydı iptal edilir ve davacı mirasçı adına miras payı oranında tescil yapılır.


Terekeye iade talebi ise ikinci bir seçenektir. Bu talep halinde, taşınmazın tapu kaydı iptal edilir ve miras bırakan adına tescil yapılarak taşınmaz terekeye geri döndürülür. Bu durumda taşınmaz, tüm mirasçıların elbirliği mülkiyetine girer ve sonrasında mirasçılar arasında paylaştırma yapılması gerekir. Terekeye iade, özellikle mirasçılar arasında uyuşmazlığın bulunmadığı veya taşınmazın bölünemez nitelikte olduğu durumlarda tercih edilen bir yoldur.


Davacının tercih edebileceği üçüncü bir seçenek, muvazaanın tespiti ile yetinilmesidir. Bu durumda mahkeme, muvazaalı işlemin butlanını tespit etmekle yetinir; tapu iptali ve tescil kararı vermez. Ne var ki bu seçenek, uygulamada nadiren tercih edilir; zira muvazaanın tespiti tek başına taşınmazın mülkiyet durumunu değiştirmez ve mirasçının beklentisini karşılamaz.


Dava sonucu verilen hüküm, yalnızca davaya taraf olan kişiler arasında hüküm ve sonuç doğurur. Davaya katılmamış olan diğer mirasçılar, bu karardan doğrudan etkilenmezler; onların da kendi payları oranında ayrıca dava açmaları gerekir. Bu durum, miras payı oranında tescil talebinin en önemli sonuçlarından biridir ve her mirasçının bireysel olarak hak arama özgürlüğüyle bağdaşır.

Muris Muvazaası İle Tenkis Davasının Karşılaştırmalı Analizi

Muris muvazaası ve tenkis davası, mirasçıların haklarını korumaya yönelik iki temel hukuki mekanizmayı oluşturur. Her iki dava türü de mirasbırakanın karşılıksız kazandırmalarının mirasçılar üzerindeki olumsuz etkilerini gidermeyi amaçlamakla birlikte, aralarında hukuki nitelik, davacı çevresi, ispat rejimi, süreler ve sonuçlar bakımından esaslı farklar bulunmaktadır. Bu farkların doğru bir şekilde anlaşılması, somut olayda hangi davanın açılmasının daha avantajlı olacağının belirlenmesi bakımından hayati önem taşır.


Hukuki sebep bakımından iki dava arasındaki fark çarpıcıdır. Tenkis davası, TMK m.560 ve devamında düzenlenmiş, kanuni bir kurumdur. Tenkisin amacı, mirasbırakanın saklı pay kurallarını ihlal eden karşılıksız kazandırmalarının, saklı payı zedeleyen kısmının indirilmesidir. Başka bir deyişle tenkis, geçerli bir bağış sözleşmesinin varlığını kabul eder; ancak bu bağışın saklı pay kurallarına aykırı olması nedeniyle, saklı payı aşan kısmın mirasçıya iadesini sağlar.


Davacı çevresi bakımından tenkis davasının sınırlı, muris muvazaası davasının ise geniş olduğu söylenebilir. Tenkis davasını yalnızca saklı pay sahibi mirasçılar (altsoy, ana-baba, eş) açabilir. Saklı pay sahibi olmayan kardeşler, yeğenler gibi diğer mirasçıların tenkis davası açma hakkı yoktur. Buna karşılık muris muvazaası davasını, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılar açabilir. 1974 İBK’da açıkça belirtildiği üzere, “saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar” dava hakkına sahiptir. Bu özellik, özellikle saklı pay sahibi olmayan mirasçılar bakımından muris muvazaası davasını yegane koruma aracı haline getirmektedir.


Süreler bakımından iki dava arasındaki fark, stratejik tercihleri doğrudan etkilemektedir. Tenkis davası, TMK m.571 uyarınca, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinden, diğer tasarruflarda mirasın açılmasından itibaren on yıllık hak düşürücü sürelere tabidir. Bu sürelerin kaçırılması, tenkis hakkının tamamen kaybedilmesine yol açar. Oysa muris muvazaası davası, aynî hakka ilişkin kabul edildiğinden, herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Bu durum, muris muvazaası davasını zaman bakımından çok daha avantajlı kılar.


İspat standardı bakımından iki dava arasında önemli bir fark bulunmamakla birlikte, muris muvazaasında mal kaçırma kastının ispatı özel bir zorluk taşır. Tenkis davasında davacı, yalnızca karşılıksız kazandırmanın varlığını ve saklı payının ihlal edildiğini ispatlamalıdır. Muris muvazaasında ise, muvazaa anlaşmasının, tarafların ortak iradesinin ve özellikle mirasbırakanın mal kaçırma kastının kanıtlanması gerekir.
Dava sonucu bakımından iki dava arasındaki fark, pratik sonuçları itibarıyla büyük önem taşır.

Tenkis davasında mahkeme, yalnızca saklı payı aşan kısmın indirilmesine ve bu kısmın davacı mirasçıya iadesine karar verir. Taşınmazın geri kalan kısmı, devralan üzerinde kalmaya devam eder. Başka bir ifadeyle tenkis, bağışın tamamını etkisiz kılmaz; sadece saklı paya tecavüz eden kısmı düzeltir. Oysa muris muvazaası davasında, muvazaa iddiasının kabulü halinde işlemin tamamı geçersiz sayılır ve taşınmazın tamamı üzerinde (davacının miras payı oranında) iptal ve tescil gerçekleştirilir. Bu fark, özellikle devralanın büyük bir bağış aldığı durumlarda, muris muvazaası davasını çok daha etkili bir hukuki silah haline getirir.


Somut olayda hangi davanın tercih edileceği, mirasçının hukuki durumuna, delil durumuna, sürelere ve ulaşılmak istenen amaca bağlıdır. Saklı pay sahibi bir mirasçı, her iki davayı da açabilir; hatta terditli olarak her iki talebi aynı davada ileri sürebilir.

2026 Yılı İtibarıyla Dava Değeri, Harç Ve Vekalet Ücreti

Muris muvazaası davasının 2026 yılı itibarıyla uygulanmasında, dava değerinin belirlenmesi, harç ve vekalet ücreti hesaplaması pratik önem taşımaktadır. Dava değeri, kural olarak taşınmazın dava tarihindeki gerçek değeri üzerinden, davacının miras payına isabet eden miktar olarak belirlenir. Örneğin, dava tarihinde değeri 5.000.000 TL olarak tespit edilen bir taşınmazda, 1/4 miras payına sahip olan davacının dava değeri 1.250.000 TL olacaktır.


Harçlar Kanunu uyarınca, nispi harca tabi olan bu davada, dava değeri üzerinden binde 68,31 oranında başvurma harcı ve dava değerinin binde 22,8’i oranında nispi karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak alınır. 2026 yılı için Harçlar Kanunu’na ekli (1) sayılı tarifede belirtilen oranlar üzerinden harç hesaplaması yapılır. Dava değerinin doğru belirlenmesi, yalnızca harç miktarını değil, aynı zamanda ileride hükmedilecek vekalet ücretini de etkileyeceğinden büyük önem taşır.


Vekalet ücreti, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca hesaplanır. 2026 yılı tarifesinde, dava değerine göre belirlenen nispi vekalet ücreti esas alınır. Muris muvazaası davasının kabulü halinde, davacı lehine dava değeri üzerinden nispi vekalet ücretine hükmedilir; davanın reddi halinde ise aynı usulle davalı lehine vekalet ücreti belirlenir. Dava değerinin yüksek belirlenmesi halinde, davanın kaybedilmesi durumunda davacının ağır bir vekalet ücreti yükümlülüğüyle karşılaşabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenlerden dolayı alanında uzman avukatlarımızdan oluşan Muteber Hukuk ile iletişime geçerek haklarınız korunması konusunda yardım alabilirsiniz.


Dava değerinin belirlenmesinde, taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin bilirkişi raporuyla doğru bir şekilde tespit edilmesi hayati öneme sahiptir. Eksik harç ödenmesi, HMK m.150 uyarınca davanın açılmamış sayılmasına yol açabilir. Bu nedenle, dava değerinin tespitinde titizlik gösterilmeli ve mümkün olduğunca güncel emsal değerler dikkate alınmalıdır.

Sonuç Ve Değerlendirme

Muris muvazaası, Türk hukukunun en dinamik ve uygulamada en sık karşılaşılan kurumlarından biri olarak, yarım asrı aşkın bir süredir Yargıtay içtihatlarıyla şekillenmeye ve gelişmeye devam etmektedir. 1974 tarihli İBK’nın yarattığı hukuki çerçeve, toplumsal ihtiyaçlara cevap vermekte, mirasçıların haklarını korumakta ve muvazaalı işlemlerin hukuk düzeninde barınmasına izin vermemektedir. Kurum, TBK m.19’daki genel muvazaa ilkesinin miras hukuku alanına özgü bir yansıması olarak, genel hükümle uyum içinde ve onu tamamlayıcı bir işlev görmektedir.


2022-2024 dönemi Yargıtay HGK kararları, kurumun ana hatlarını netleştirmiş, özellikle ispat yükü, objektif kriterler, denkleştirme savunması ve üçüncü kişinin iyiniyeti konularında uygulamaya yol gösterici ilkeler belirlemiştir. Fahiş bedel farkının muvazaa karinesi oluşturması, tüm mirasçılara kazandırma yapılması durumunda mal kaçırma kastının bertaraf olması, paylaştırma kastı — mal kaçırma kastı ayrımı ve ispat yükünün ters çevrilemeyeceği gibi ilkeler, 2024 yılı itibarıyla muris muvazaası hukukunun temel taşlarını oluşturmaktadır.


Muris muvazaasının Anayasa m.35’te güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile ilişkisi, kurumun meşruiyet temelini daha da sağlamlaştırmaktadır. Devletin pozitif yükümlülüğü çerçevesinde, muvazaalı işlemlerle mirasçıların haklarının zedelenmesine karşı etkili bir yargısal koruma sağlanması anayasal bir zorunluluktur. Aynı zamanda tenkis davasının enflasyon karşısındaki değer kaybı sorunsalı dikkate alındığında, muris muvazaası davası mirasçılara daha etkili bir hukuki silah sunmakta ve mülkiyet hakkının reel anlamda korunmasına hizmet etmektedir.


Doktrindeki tartışmalı alanlar ise kurumun gelişmeye açık yönlerini göstermektedir. Saklı pay sahibi olmayan mirasçıların dava hakkı, paylaştırma kastı — mal kaçırma kastı ayrımı, üçüncü kişinin iyiniyetinin sınırları ve tapusuz taşınmazların durumu gibi konular, üzerinde henüz tam bir görüş birliği sağlanamamış meseleler olarak varlığını sürdürmektedir. Bu tartışmaların, önümüzdeki yıllarda Yargıtay’ın yeni içtihatları ve belki de yasal düzenlemelerle çözüme kavuşması beklenebilir.


Sonuç olarak, muris muvazaası kurumu, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğü ile mirasçıların korunması arasındaki hassas dengeyi kurmaya çalışan, bu yönüyle hem borçlar hukukunun hem de miras hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu, dengeli ve adil bir hukuki mekanizmadır. Yargıtay’ın yarım asırlık içtihadıyla olgunlaşan bu kurum, toplumsal adalet anlayışının hukuk sistemine yansımasının başarılı bir örneği olarak, Türk hukukundaki önemini ve güncelliğini korumaya devam edecektir.

Tags: GAYRİMENKUL HUKUKU
Av. Hamza Çolak

Av. Hamza Çolak

Av. Hamza ÇOLAK , Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 2019 yılından bu yana avukatlık mesleğini icra etmektedir. Özellikle Gayrimenkul hukuku , tazminat hukuku , Şirketler hukuku , sigorta hukuku , icra ve iflas hukuku ve miras hukuku uzmanlık alanlarıdır. Halen değerli müvekkillerine her türlü hukuki konuda profesyonel avukatlık hizmeti vermektedir.

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Muteber Hukuk Bürosu

Hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmetlerinde güveniniz.

Sosyal Medya hesaplarını takip edin:

Son Makaleler
  • Muris Muvazaası Nedir ? 2026
  • Trafik Kazası Nedeniyle Sakatlık Tazminatı Nedir? 2026
  • Miras Kalan Arsa, Ev veya Tarla Nasıl Satılır? 2026
Kategori
  • Aile ve Boşanma Hukuku
  • Bilişim Hukuku
  • Ceza Hukuku
  • Fikri Mülkiyet Hukuku
  • Gayrimenkul Hukuku
  • İcra ve İflas Hukuku
  • İdare Hukuku
  • İş Hukuku
  • Miras Hukuku
  • Sağlık ve Tıp Hukuku
  • Şirketler Hukuku
  • Tazminat Hukuku
  • Tüketici Hukuku
  • Vatandaşlık Hukuku
  • Vergi Hukuku
Yeni Makaleler
KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ NEDİR ? 2026

Muris Muvazaası Nedir ? 2026

9 Ağustos 2026

Trafik Kazası Nedeniyle Sakatlık Tazminatı Nedir? 2026

23 Haziran 2026
  • Gizlilik Politikası
  • S.S.S
  • Hakkımızda

© 2026 Muteber Hukuk Bürosu. Tüm hakları saklıdır.

Tekrar hoş geldiniz!

Hesabınıza aşağıdan giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz?
Şifrenizi Geri Alın

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yapın
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • Makaleler
    • Aile ve Boşanma Hukuku
    • Belgeler/Dilekçeler
    • Bilişim Hukuku
    • Ceza Hukuku
    • İş Hukuku
    • Miras Hukuku
    • Tazminat Hukuku
    • İcra ve İflas Hukuku
    • Sağlık ve Tıp Hukuku
    • İdare Hukuku
    • Şirketler Hukuku
    • Vergi Hukuku
    • Vatandaşlık Hukuku
    • Tüketici Hukuku
    • Fikri Mülkiyet Hukuku
    • Gayrimenkul Hukuku
    • İdare Hukuku
    • Sağlık ve Tıp Hukuku
    • Ticaret Hukuku
  • Hizmetlerimiz
    • Uluslararası Hukuk ve Yabancılar Hukuku
    • Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları Koruması
    • Miras Hukuku ve Davası
    • Gayrimenkul Hukuku
    • Ticaret Hukuku ve Şirket Danışmanlığı
    • İş Davaları ve Hukuku
    • Aile Hukuku ve Boşanma Davası
    • Ceza Hukuku ve Davaları
  • Hakkımızda
  • Yazarlarımız/Avukatlar
    • Av. Batuhan ATALAR
    • Av. HAMZA ÇOLAK
    • Av. Furkan ÇAPOĞLU
  • S.S.S
  • İletişim

© 2026 Muteber Hukuk Bürosu. Tüm hakları saklıdır.

Bu site çerezler kullanmaktadır. Siteyi kullanmaya devam ederek çerezlerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Detaylar için Gizlilik ve Çerez Politikası sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.